Avatar'a giden Hava Atar
Melih Arat Bir sanat eserini beğenmek ya da beğenmemek için kriterler kullanmak gerekli. Ne var ki, öncelikle sanat eseri ve zanaat eseri arasında ayrım yapmak gerekir.
Zanaat, para kazanmak amacıyla estetik yaratmak demektir; sanat eseri ise para kazanma bedeli olmadan estetik meydana getirmektir. Eskiden bir at arabasının ahşap tekerleğini süsleyerek para kazanan zanaatkârlar vardı. Şimdi ise gişe gelirlerini düşünen sinema yapımcısı zanaatkârlar var. Gişe gelirini bir numaraya koyarak sanat yapmak tanım olarak mümkün görünmüyor.
Gelelim James Cameron'un yönetmenliğini yaptığı Avatar'a... Baştan sona klişelerle dolu bir film. Hem Türklerin hem de tüm dünyanın çok iyi bildiği bir Kızılderili öyküsü. Filmin öyküsünü anlatmayayım, filmi izleyeceklerin tadı kaçmasın diye; izninizle çocukluğumda izlediğim öyküsü standart klişe olmuş Kızılderili/kovboy filmlerinden birini anlatayım. Avrupalı beyazlar Amerika'ya, başka bir dünyaya göç ederler. Bu dünyanın sahibi, ilkel yerliler vardır. Bu ilkel yerliler-Kızılderililerin ilkelliği de sorgulanır. Çünkü 'ilkel' bulunan yerliler doğayla barışık ve doğaya saygılı bir yaşam sürmektedir. Tükettiklerinden fazlasını öldürmezler; hiçbir Kızılderili ihtiyacından fazlasını üreterek ticaretle uğraşmaz. Kendi kabile kamplarında huzur içinde yaşarlar. Bilge bir büyücüleri, dans ve ritüelleri vardır. At biner ve ok atarlar. Vahşi bir atı ehlileştiren, atın üstünde ok atabilen, avlandığı hayvana saygı göstermeyi bilen ve gerektiğinde onunla konuşabilen yetişmiş bir Kızılderili sayılır ve kendi yaşamında bir olayla oturan boğa, koşan at, yürüyen ayak gibi bir isim alırlar. Ancak yeni dünyayı işgal eden yüksek teknolojileri -tüfekleri, topları- olan beyazlar, doğal kaynakların üstüne oturmuş bu ilkel varlıkları orada istemezler, güya onları zarar vermeyecek şekilde tecrit etmek (aslında yok etmek) isterler. Beyazlar, içlerinden birini Kızılderililerin dillerini ve âdetlerini öğrenmek için onların arasına sokmaya çalışır. O beyaz da başından geçen olaylarla Kızılderililerin arasına karışır. Başta beceriksizlikleriyle alay konusu olursa da zamanla at binmeyi ok atmayı öğrenir. Bir casus olarak gönderildiyse de Kızılderilileri tanıdıkça onlar gibi düşünmeye başlar; doğanın ne kadar değerli olduğunu ve Kızılderili yaşam biçiminin aslında ilkel değil, teknoloji olmaksızın medeni olduğunu fark eder. Bu arada şefin kızını da ayartmayı ihmal etmez. Beyazların Kızılderilileri, üstünde bulundukları topraklardaki doğal kaynakları ele geçirmek için yaptıkları ilk saldırıda da Kızılderililerle birlikte beyazlara karşı savaşır. İşte dünyanın en yüksek gişe gelirini yapan filminde karşılaşacağınız öykü de vaktiyle TRT 1'de bir pazar sabahı izlemiş olduğunuz vasat kovboy-Kızılderili öyküsünün tıpkısının aynısıdır.
Avatar'ın çevreci bir film olduğunu iddia edenler, doğru düzgün bir çevreci film görmek istiyorlarsa Miyazaki'nin Rüzgârlı Vadi (Nausica)'sini görsünler. Avatar'ın çevrecilikle ilgili kenarından vermeye çalışıp veremediği mesaj, Yüce Allah'ın yarattığı tabiatın insanoğlunun teknolojisinden katbekat güçlü olduğudur. 9 büyüklüğünde bir deprem, bir Katrina fırtınası, teknolojik Amerikan rüyasını kâbusa dönüştürebilmektedir.
Bütün bunlarla birlikte Avatar'da güzel bir şeyler yok mu, var elbette. Üç boyutlu film izlemek güzel. Filmin başındaki reklamlar da üç boyutlu çekilmiş. Bundan on yıl sonra belki de izleyeceğimiz tüm filmler üç boyutlu olacak. Filmde teknolojinin kullanımı, Na'vi kabilesinin Kızılderiliden bozma mavi derili tasarımları hoş. Filmden çıkınca hoş zaman geçirmiş olur musunuz, olursunuz.
|